Ev Hali...

Metin Özbaskıcı yazdı





Yoğun bir iş gününden sonra birde otobüs bekle… Nihayet geldi. Tıklım tıklım… Kilitlenmiş akşam trafiğinde yavaş yavaş, dura kalka hareket eden otobüste, bir de inmesi de binmesi de zor zar olan yaşlı yolcuların kaybettirdiği vakit… Yorgun şoförün gerginliği yüzüne yansıyordu. Bazen ağzının içinde mırıldanıyor, zamanında hareket yerine varamayacağı endişesi onu daha çok geriyordu. Bu kadar yaşlı yolcunun bu soğuk kış günü ne işleri vardı yollarda ki… Kızmakta haksız mı? Şoföre hak veriyor gibi oluyor insan. Ancak sonra bu düşündüklerinde utanıyor. Bizlerde bir gün aynı sıkıntıyı mı vereceğiz insanlara diye düşünmeden edemiyor. Bu insanlar bizlerin anneleri babaları amcaları. Hoşgörülü olmak lazım, empati yapmak lazım. Onları anlamaya, Sabırla onlara yardımcı olmaya çalışmalıyız. Unutmayalım ki hoşgörü bir gün bize de lazım olacak.
-Buyur amca şöyle otur.
-Teyze Yardım edeyim mi?
Bu sözlerin onları ne kadar mutlu ettiğini gülen gözlerinde ve dualarında görüyoruz. Hava da kararıyordu gözlerimi kapatarak hem dinleniyorum, hem hayal ediyorum.. Aklımdan neler neler geçiyor. Söyleyecek ve yazacak paylaşılacak o kadar şey var ki. Rahat bir yolculuk olsa hepsini defterime kaydederim. Sonra yazarım diyorum ama o anlık düşünceler zaman geçince değişiyor. Arada bir gözümü açıyor nereye geldik diye dışarı bakıyorum.
Aklıma çocukluğumda Kent sineması 10,30 matinesi geliyor. Sekiz- On yaşlarında mahalle arkadaşlarıyla artık tek başımıza sinemaya gidebiliyorduk. İki kişi bir bilete girdiğimiz büyük bir keyifle seyrettiğimiz Tarkan, Malkoçoğlu Kara murat, filmleri bizleri çok etkiliyordu. Hepimiz Tarkan, Malkoçoğlu oluyorduk. Sinema çıkışı, eğer paramız varsa Yıldız Sineması önünde satılan ve değiştirilen Teksas, Tommiks, Zagor gibi çizgi roman kitaplarını alır, bakar, değiştirirdik. Okumayı ben bu kitaplardan öğrendim. Çok seviyordum, babamın dediğine göre ben bir bağımlıydım. Bu bağımlılığım lise 1 sınıfta yaşadığım trajedi ile bitti.
Sınıfta dersteydik. Pencereden Okul müdürümüz, Rahmetli Remzi ÖZTÜRK hocam yanında nöbetçi öğrencilerle yatakhaneden kucak kucak çizgi roman kitaplarıyla çöp yerine gidiyorlardı. Benim kitaplarımdı. Babamın verdiği 1 lira haftalık harçlığım, otobüs param. Evimden, cezaevi mahallesinden, Kara samsun da ki okuluma yürüyerek gider, yürüyerek dönerdim. Otobüse vermediğim yol parası 50 kuruş ve aç kalsam da harcamadığım diğer 50 kuruşla, bu kitapları almış ve biriktirmiştim. Babam evde saklamama izin vermezdi. En iyi yer okul pansiyonundaki dolabımdı. Kitaplarımı üst üste koysam boyuma gelirdi. İşte o kitaplar çöp yerine yanmaya gidiyordu. Aklım gitmiş, nefesim kesilmişti. Sınıftan çıksam kitaplarımı kurtarabilir miydim? Hayır. Hatta bir de tokat yerdim. Ders saati bitmek bilmiyordu. Teneffüste çöp yerinde küllenmiş kitaplara bakarken iflas etmiş bir Tüccar gibiydim. Yıkıldım. Yanan kitaplardan sanki utanıyordum ve bir daha onları elime almadım. Ancak biliyorum ki şimdi okusam, yine keyif alacağım…Sinemadan eve dönüşümüz de çok keyifliydi. Irmak caddesindeki sokak lambalarını saymak. Ki sinemadan köprüye kadar 28 sokak lambası vardı. 28 demek eve geldik demek. Ve cadde de iki katlı evlerin kapı zillerini çalarak hızla kaçmak. Peşimizden gelen azar ve kötü sözler umurumuzda bile değildi. Kahkahalarla gülerdik. Hele Saadet caddesine girdiğimizde, Sağlı sollu bahçeli evler ve bakımlı çiçek dolu nefis kokular yayan bahçelerden çiçek koparıp kaçmak. Elimize batan gül dikenleri bile bu keyfi bozamazdı. Cadde ve bahçeler o kadar güzeldi ki yol bitmesin isterdik. Ne kadar yaramazmışız. Ne kadar hak altında kalmışız. Bizleri affederler mi? Affederler eminim, çünkü biz çocuğuz. Ölenlere rahmet sağ olanlara selamet diliyorum.
Yolculuğun sonuna geliyorduk. Yolcusu azalmış otobüsten inerek evime doğru yürümeye başladım. Komşu esnafa selam vererek evin merdivenlerinden yukarı çıktım. Kapıyı açar açmaz
-Hacı Babam geldi… Diyerek ayaklarıma dolanan Rüzgâr
-Baba öpeyim…
-Telefonu ver.
Paltomu çıkarmama fırsat vermeden cebimden telefonu alıp kendini kanepeye attı. Paltomu çıkarıp üzerime rahat bir şeyler alayım derken hanımın sesi
-Hoş geldin…
-Yemek hazır.
Beklentilerime göre sözcükler geliyordu. Oh be!!! Evde olmak ne güzel…
-Haydi, Rüzgâr, yemek yiyoruz.
-Yok, ben yemem. Tokum.
Rüzgar; küçük oğlum Sercan’ın oğlu. 4 yaşlarında. Bozulan bir yuvadan sonra bir yaşından beri bizimle büyüyor. 8 ve 12 yaşlarında iki de ablası var. Gözleri telefonda, elleri parmakları habire oynuyor. Oyunlar dijital oyunlar sanki tüm çocuklar gibi onu da teslim almıştı. Ne zaman nasıl kimden öğrendi onu da hiç fark edemedim. Anne ve babalarının yokluğunu hissettirmeyelim diye de fazla da üzerine gidemedik, iyimi yapıyoruz onu da bilemiyorum. Ancak kural koyduğumuzda dudaklarını büküyor, yüzünü asıyor, mahzun bakışı, bütün duvarları yıkıyor. Belli ki bizim zayıf noktamızı biliyordu, ağlamasına dayanamazdık. Ben de, babaannesi de. Hadi sonra yer, diyerek, yine geri adım attık.
-Ceren kızım haberleri seyredelim.
-Dur baba bu çizgi film bitsin. Az kaldı.-Kızım.
-Canım.
-KEMİKLİ!!!
-Sofraya dön...
Yok… Gözler televizyonda, yemekler tabakta… Zayıftı, iyi beslensin istiyorum. Ters tepki yapar diye’’ kemikli’’ diye kızdırıyorum ama nafile. Yemek seçmekten, abur cuburdan onu vazgeçiremiyoruz. Nihayet babaannenin uyarısı sonuç verdi. Kumanda bana geçti. Bir haber kanalında gündemi öğreniyoruz. Hanımla aynı habere farklı yorumlar yapıyoruz. benzer yorumlarımız, sadece magazin haberlerinde….
Rüzgâr hala telefonun içinde… Yeter artık, hadi yemek yemeye
- Ih ıh…
Kanepeye geçerken Rüzgâr babaannesinin yanında yemeğini yiyordu. Haberlerde can sıkıcıydı. Kanallarda komedi var mı? Kumandayla biraz dolaştım. Gülmek istiyorum, tüm yaşananlara ve zorluklara rağmen.
Çocuklar. Hayatımızın anlamları. Sevmek ve onları anlamaya çalışmak. Büyüklerimizi saymak onlara yardımcı olmaya çalışmak onları anlamaya çalışmak. Güzel bir dünya için.